Asıl adı Hacı Ahmet Raşit Efendi dir. Dedesi Dabağzade Osman Efendi Konya Hadimliden geldiği kuvvetli bir ihtimal üzerinedir. Dabağzade Osman Efendi Aydınoğullarının hakim olduğu ve Aydın'a bağlı bulunan İzmir İlçesine vergi memuru olarak geldiği bilinmektedir. Kendisi Katip Dabağzade Osman Efendi olarak bilinmektedir. Osman Efendinin katipoğlu ELHAÇ Mehmet Efendi ismindeki oğlundan Katipzade Hacı Ahmet Reşit Efendi İsmindeki oğlu İzmir ve civarında KATİPZADE Ağa denmekle maruftur. Kendisi Hicri: 1178 Miladi: 1759 yılında vefat etmistir.
İzmir ve civarında Ahmet Raşit Efendi Osmanlı Devletinin taşraya olan hakimiyetinin zayıfladığı dönemde meşhur olmuştur.
Osmanlı Devleti’nde III. Ahmed devrinden II. Mahmûd döneminde imzalanan Senedi İttifak’a kadar (1703-1808) yaklaşık yüz yıl derebeyler ve a’yânların hâkim olduğu dönemde ünü dahada artmıştır.
1650 ile 1750 yılları arasında İzmir uluslar arası ticaret merkezi durumundadır.1770 ve 1870 yıllarındada İzmir liman ticareti merkezidir.tebriz tokat İzmir üzerinden akan kervanların malları nı ihraç eden liman kenti konumundadır.pamuk afyon kuru üzüm incir palamut kök boyası zeytin ve zeytinyagı sabun bu mallar dönemin ihraç malları konumunda agırlıklı ihraç edilmektedir.o tarihlerde İzmir alsancakta Fransız ticaret odası,İngiliz ticaret odası İtalyan ticaret odası ve felemeklerinde ticaret odaları bulunmaktaydı. Osmanlı taşra teşkilâtının temelini eyâlet, sancak ve kaza üçlüsü teşkil etmektedir.
Eyâletin başında beylerbeyi (sonradan eyâlete vilâyet ve beylerbeyine de vali denmiştir) ve sancakların başında ise sancak beyleri (sonradan sancak beyi yerine mutasarrıf tabiri kullanılmıştır) bulunmaktadır. Beylerbeyiler ve sancak beyleri, merkezdeki sadrazamlar gibi devletin kanunlarını icra ile mükelleftirler. İşte Osmanlı Devleti’nin cephelerde arka arkaya sıkıntılara maruz kalması, hazinenin malî krize girmesi ve devlet adamlarının ehil olmayanlardan seçilmesi ve benzeri sebeplerle, hukuk devleti anlayışını devam ettirememesi, vilâyetlerdeki valilerini ve sancaklardaki mutasarrıflarını ihmâle ve gevşekliğe itmiştir. Valiler ve mutasarrıflar, bazan tayin edildikleri yerlere gitmeden kendi adlarına yetkili kıldıkları mütesellimler ve yargı konusunda yetkili olan voyvodalarla işi yürütmeye başlamışlardır. Her şehir ve kasabada, ahali tarafından seçilen bir de a’yân (yani halkın ileri gelenleri) bulunmaktaydı. Memleketin idaresi ve emniyetin temini valiler, mutasarrıflar, müteselllimler ve voyvodalara; hukukî meseleler ve narh işleri kadılara; devlete ait gelirlerin tahsili ve icab eden yerlere harcanması için tevzii işleri vali ve mutasarrıflara muhatap olan a’yânlara havale edilmişti. A’yânlar da bu işleri, bulundukları vilâyet veya sancağın ileri gelenleri ile bir araya gelerek yürütmeye başladılar. Böylece a’yânlar ahalinin vekili ve hâkim ile ahali arasında vâsıta haline geldiler.
A’yânlar bulundukları memleketin haysiyet ve nüfuz itibariyle en etkili şahısları olmaları hasebiyle, valilere ve mutasarrıflara, umduklarından fazla menfaatler temin ederek mütesellimliği ve voyvodalığı haksız yere almağa başladılar. İçlerinden liyakat ve dirayeti bulunanlar, hem valileri ve hem de kadıları hoşnud etmekle, bütün gayretlerini servetlerini arttırmaya, otoritelerini sağlamlaştırmaya sarfettiler ve neticede halka zulm etmeye başladılar. Kendileri vefat ettiğinde, aileden birileri bu makamlara gelmeye başladılar. Bunların içinde iyiler bulunmakla beraber, devletin sahipsizliğinden dolayı, kötüler de yer aldılar. Zamanla valileri ellerine alarak vilayet ve sancak idaresini bizzat yürütmeye başladılar; kendilerini devlete kabul ettirip seferde ve hazarda bazı güzel hizmetler de ifa ederek günden güne müstakil hükümetler haline geldiler. Artık kendilerine karşı gelenleri kati etmeye, hakları olmadığı halde hür insanların mallarını ve hatta terekelerini müsadere etmeye ve kısaca tarihe geçen derebeyliği icra etmeye başladılar. İşte devletin hukukî ve idarî açıdan zaafa uğramasından dolayı, vilâyetlerde ve sancaklarda idareyi ele geçiren; hatta bazı yerlerde devletin kendilerini vali veya mutasarrıf olarak tayin ettiği bu yerli idarecilere, Rumeli’de a’yân ve Anadolu’da ise genellikle derebeyleri denmiştir.
Dedem Ahmet Raşit Efendi de bu dönemlerde İzmir Ayanlığı yapmıştır. Kısaca ailemin kök murisi dedem
Katipzade ailesi 18. yüzyıl ikinci yarısında İzmir'de ayan sıfatı ile güçlenmiş ve bu gücünü 19. yüzyıl ilk çeyreğine kadar sürdürmüş bir ailedir.
İzmir Konak Meydanı'nın (sonradan semtinin ve günümüzde de Konak ilçesinin) ismi Katipzadelerin burada 1804'de yaptırdıkları üç katlı ahşap kışlık konaklarından gelmektedir. Bugünkü İzmir Hükümet Konağı'nın yer aldığı mevkideki konaklarından ayan sıfatı ile İzmir'i fiilen yönetmişler, konaklarının devlet mülkiyetine geçmesi sonrasında da bu mekan uzun süre isimleri ile anılmıştır (Katipzade Konağı 1867'de yıkılarak 1872'de yerine Hükümet Konağı inşa edilmiş, orijinal Hükümet Konağı'nın 1970'de yanmasıyla yerine hala hizmet veren rekonstrüksiyon yapılmıştır).
Ailenin sonraki kuşakları da özellikle İzmir ticari hayatında önemli roller oynamışlardır. 1928'de Katipzade Sabri, Vehbi Koç'tan önce İstanbul'da Türkiye'nin ilk Ford oto bayiliğini açmıştır. Günümüzde de İzmir'de bir Katipzade İş Merkezi bulunmaktadır. Ayrıca, Katipzade İbrahim Edhem Bey Adnan Menderes'in babasıdır.
Siyasi güç konumuna erişmiş ilk Katipzade Ahmed Reşid Efendi 'dir. 1759'da ahali zorbalığından şikayetçi olunca payitaht yakalanmasını emretmiş, Reşid Efendi İzmir'den adalara kaçmaya çalışırken denizde boğulmuş, mallarına devlet el koymuştu. Yerini oğlu Katipzade Osman Bey almıştır.
Katipzade Hacı Mehmet Bey 'in 1803-1816 yılları arasında İzmir voyvodası sıfatıyla şehri resmen yönettiği dönem ailenin en parlak dönemi olmuştur. Bu dönemde İzmir’de Konak Meydanının tamamı, Karataş’tan Karantina’ya kadar tüm sahil şeridi, bugünkü Mithatpaşa’da bugünkü askeri tesislerin bulunduğu alan, İnciraltı’nın büyük kısmı, Karaburun Yarımadasında binlerce dönümlük arazi, Menemen Emiralem’den, Tire’ye kadar geniş topraklar Katipzadelerindi. Bu arazilerin bir kısmını sonradan vakıflaştırmışlardır.
Sultan II. Mahmud'un merkezi otoritenin gücünü taşraya yeniden benimsetme çabaları sürecinde, İzmir'de yabancılarla sıkı ilişkileri olan ve ihtişamlı bir hayat süren Katipzade Mehmed Bey olumsuz anlamda dikkati çekmiştir. İzmir ve çevresini dilediği gibi yöneten dik başlı bir mütesellim olması, çoğu kez keyfi kararlarla idam cezası verdiği insanların asılışlarını top attırmak suretiyle duyurmak gibi uygulamaları halkın gözünü yıldırmıştır.
1816'da o dönemde Kaptan-ı Derya (sonradan sadrazam) Koca Mehmed Hüsrev Paşa birçok ayrı öyküde anlatılan çeşitli olayların sonucunda bir vesileyle gemisine bindirmeyi başardığı Mehmet Bey'i Midilli Adası'na vardıklarında boğdurtarak öldürtür ve cesedi orada gömdürtürken maktulün başını sultana gönderir.
Yerine oğlu Katipzade Ahmet Bey geçmiştir. Ayanlıkla mücadele eden II. Mahmut'un 1816'da ailenin mallarına el koyduğu ifade edilse de, ailenin İzmir'deki yöneticilik vasfının devam ettiğini, 1821'de Katipzade Ahmet Ağa'nın İzmir baş ayanlığına getirildiğini biliyoruz. 1826'da Tunus'tan Koca Mehmed Hüsrev Paşa tarafından getirilen fes giyme alışkanlığının Osmanlı Devleti'nde yayıldığı dönemde, ilk fes imalathanesinin başına Katipzade Mustafa Efendi getirilmiştir. İzmir'in sembollerinden biri haline gelmiş Konak Yalı Camii'nin 18. yüzyılda yılında Katipzade Mehmet Paşa'nın eşi Ayşe Hanım tarafından bir medrese ile birlikte yaptırıldığı, kesin bilgiler bulunmamakla birlikte, öne sürülür (bu camiye bu nedenle eski kaynaklarda İngiliz Ayşe Camii de denilir). İzmir, Kemeraltı'nda Kestelli Caddesinde bulunan bir diğer Katipzade Konağı da 2006 yılı içinde restore edilmiştir.